deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2007 Perşembe

Ben & Ben


Namazım geçiyor…

İçimde bir “ben” var durmaksızın bana geçmekte olan namazımı hatırlatan, kılmam gerektiğini telkin eden,beni sürekli uyaran bir “ben”…

Oysa içimde bir “ben” daha var.O da diğer “ben”i unutturmaya çalışan,aklımı başka düşüncelere çekerek beni oyalamaya çalışan “ben”.Bunların ikisi de “ben”im,ikisi de benim düşüncelerim.Birinin doğruluğundan kesin eminim,oysa hep diğerinin güdümündeyim.Bile bile nasıl yenik düşüyorum “bana”.Oysa nasıl pişman oluyorum daha sonra.

Nasıl geçtin namazım?

Nasıl dinlemek istemedim seni ben?

Nasıl Rabbim ile buluşmaktan alıkoydun beni ben? Şimdi o kadar huzursuzum, o kadar pişmanım ki, o kadar pişmanım ki; her zaman olduğu gibi…

Madem bu kadar üzülüyorum neden dinliyorum beni?

Her insan kendine zarar verir miymiş böyle acımasızca?

Nasıl unutturmayı başarıyorsun böyle kurnazca?

Ya da nasıl unutabiliyorum böyle aptalca?

Oysa Rabbim günde beş defa “hayyal es salah” , “hayal-el felah” diyerek hatırlatıyor ve çağırıyor beni,mümin ve kafiri ayıran yegane unsur namaza. Hem içimdeki “ben” de hatırlatıyor bunu. Ah diğer “ben”! Ah sen olmasan Rabbimle kavuşmamı kimse engelleyemeyecek. Ben unuttukça nasıl seviniyorsundur için için. Ben acı çekince sen de hissediyor musun? Hissetmen gerek içimdeysen şayet. Şayet hissetmiyorsan, sen zaten “ben” değilsin,olamazsın

.O zaman sen nesin söyler misin?

Neden benimlesin,neden uğraşıyorsun benimle?

Ne olursan ol başa çıkabilmeliyim seninle . Seni yenmeli, mağlup etmeliyim seni. Ama sen güçlüsün, hem de çok. Doğru olduğunu bildiğim şeyleri yapmamı engelleyebildiğine göre.

Oysa Rabbimden bu kadar eminken, namaz kılmamak bu kadar huzursuzluk veriyorken ben nasıl uyarım o sese? O ulvi sese kulaklarımı tıkayan, o davete icabet etmemi engelleyen, o mukaddes görevden beni alıkoyan hangi vicdansız ? Oysa ne kadar huzurluyum Rabbimle buluştuğum an. Ne kadar mutluyum Rabbimi düşündüğüm an…

Rabbim , ne olur beni senden,bu mukaddes görevimi ifa etmekten alıkoyma. Beni bana karşı yenik düşürme .Bana güç ver.Bana hidayet ver ve bir daha delalete düşmemi nasip etme.İrademi kuvvetlendir. Biliyorum en doğru yol senin yolun. Beni bile bile bu yoldan saptıracak gaflete düşürme. Bana iman kuvveti ver Allah’ım.Öyle büyük bir sevgi ver ki ; senden uzaklaşmayayım Mevlam. Senden uzaklaştığım gün dünya ve ahretim zindan olur.

Rabbim beni senin sevdiklerinle haşreyle. Amin…

11 Aralık 2007 Salı

Deneme/1999



Ağaçların çıplak olduğunu fark ettim bugün.Sonbahar gelmiş;hatta kışa kapı aralamış bile. “Buyur” dediği an başlayacak görevine kış.Ve kış ile birlikte saniyenin saat gibi işlediği uzun geceler, kah kar ile kah yağmur ile dinmeyen gözyaşlarını üzerimize boşaltan gökyüzü,ve soğuk,soğuk,yine soğuk…

Zannediyorum bu soğuk havaya biraz da güneş sebep oluyor.O, kışın tatil yapmayı seviyor ve istirahata çekiliyor.Ara sıra ziyaretimize geliyor tabi; fakat geri dönüyor gittiği yere.Ama o hiç bana “elveda”demedi.Sözünde hep durdu ve geri döndü.Hatta kimi zaman ,üşümemek için yaktığım sobayı kıskandı da ansızın giriverdi odama.Söndürdüm tabi sobayı.Güneşim varken ne hacet suni ısıtıcıya.O bana sıcaklığı ile birlikte sevgisini de sunuyor. Zaten sevgi de sıcaklıktan doğmaz mı? İnsanların kışın daha asık suratlı,daha soğuk olmalarının sebebi bulundukları havanın soğukluğundan olsagerek.

Güneşi bu kadar sevmeme rağmen her güz ve kış mevsimlerini de iple çekiyorum.Beni onlara çeken şey hissettiğim merak duygusu galiba.Fedakar ağaçlar kendi giysilerini üşümek pahasına üzerlerinden çıkartıyor ve ayaklarımız üşümesin diye yerlere seriyor.Bu özveri beni büyülüyor doğrusu.Belki de gocunuyorumdur,belki düşündükleri ben değil topraktır kim bilir. Ama olsun böyle düşünmek hoşuma gidiyor.

Hele gökyüzünün sırrına bir türlü erişemedim.Sürekli ağlıyor o.Gözyaşları dinmek bilmiyor nedense .Dinse dahi onda hep hüzün görüyorum.Neden bu kadar dertleniyor,neden bu kadar içleniyor bir çözebilsem,bir nebze olsun yardımcı oalbilsem,keşke…

Hüznünün sebebi kuşlar mı aceba?Güzün onu terk ediyorlar ya ,yalnızlıktandır kimbilir.Peki ya Ay? Ay onun en yakın arkadaşı ,güneş ziyaretini seyrekleştirdiğinden beri onu

Hiç yalnız bırakmıyor.Ama heyhat! Özlenmez mi o güzel ötüşlü kuşlar?...

Hasta da olabilir…

Her gün bacalardan yarış edercesine yükselen kirli dumanlara dayanamamıştır belki de…

Belki de sevdiği vardır…

Güneşe mi aşık aceba?

Keşke bilsem,keşke derdine derman olabilsem.Heyhat! Ben kendi derdime derman olamamışkenona ansıl merhem olayım.Yeryüzünde kimden medet umabilirsin ki gökyüzü?

Benim gibi herkes dertli bu dünyada. Aman Allah’ım! Yoksa sen bizim dertlerimize mi ağlıyorsun durmadan.Doğru ya onca insanın türlü türlü dertlerine ancak uçsuz bucaksız yüreği olan sen dayanabilirsin.Yıprandığın doğru lakin sen güçlüsün,bunu biliyorum.Çabucak toparlanıp ilkbahara gülümseyebildiğine göre…

Sana mavi ne çok yakışıyor bir bilsen gökyüzü.Sen maviye büründüğünde deniz de sana eşlik ediyor. Hele yeşille olan muhteşem uyumun gözleri kamaştırıyor. Sen gülünce çiçekler ve çocuklar çok mutlu oluyor.Ne olur sen hiç ağlama.Çocuklar ıslanıyor sen ağlayınca,çocuklar üşüyor kar yağdığında,çocuklar öksürüyor soğuk havalarda…

Bencillik mi bu düşündüklerim.GalibaL çünkü güneşin tatile gittiği yerlerde de onu ağırlayanlar ona hasrettiler..O gelince onların da gökyüzleri gülüyor sevinçle.Onların da çocukları var kuşları bekleyen.

Paylaşmayı bilmeliyim galiba. Evet evet paylaşmalıyım. Güneşimi,gökyüzümü,kuşlarımı,çiçeklerimi sevgimi,güzel olan,reel olan her şeyimi paylaşmayı kabul ediyorum artık.

Bir parça da siz alır mısınız?

10 Eylül 2007 Pazartesi

KIPRAŞMAYIN!...


Kim mi?Otobüsde oturabilen şanslı ama düşüncesiz yolculardan bahsediyorum.Biz ayaktaki zavallı yolculara kıpraşarak ne büyük eziyet ettiğinizin farkında mısınız?
Bütün gün yorgunluktan bitap düşmüş ve ara duraklarda binip ayakta yolculuk yapmak zorunda olan bizlere ne yaptığınızın farkında mısınız?Ayakta dururken fildir fildir eden gözlerim hep inecek bir yolcu arıyor. Kıpırdayan her yolcu gördüğümde "işte şimdi inecek "diye kalbim atıyor heyecandan .Sonra bakıyorum ki inmiyor.O anki hüsranımı anlıyor musunuz. Her poşetinizi kırıştırışınızda ve kıpraştığınızda hemen atılım yapmaya ve yerinizi kapmaya hazırlanıp ,sonra da hayal kırıklığına uğruyorum.Öyle anlarda size nasıl kızdığımı tahmin edebiliyor musunuz.BiR de kapıların üstündeki duracak ışığına bakma çabalarımız var.Işık yanıyorsa yolcu iniyor demektir. Bu da oturabilme ihtimali var demektir.
Geçen gün kızkardeşim otobüste yukarıda anlattığım haldeyken bir yolcu şoföre Cevizlibağ 'a kaç durak olduğunu sormuş.Radarları açık olan kardeşim de bunu duyar duymaz en arkada olmasına rağmen insanları yararak Cevizlibağ'ı soran kişinin yanına gidip Cevizlibağ'da inmesini hasretle beklemiş:) ve zafer...
Otobüslerde en güzel andır bu.Kalkanın yerine oturmak.Bir gün benim de başıma geldi.Şoföre, Merter'i soran turist yolculara yapıştım:) Merter'e geldiğimizde Şoför unuttu tabi hemen onlara " burası Merter" dedim.Turistlere iyi davranmak görevimiz di mi ama:) onlar da "tenks" dediler ben de onlara "asıl size tenks " dedim:)))))
Neyse uzatmayayım netice itibari ile ayktaki garip insanların duygularını sömürmeyin ve otobüste oturan şanslı insanlar lütfen KIPRAŞMAYIN...